Vera Chytilova – Daisies film incelemesi

Bir Vera Chytilova filmi;

Sedmikrásky – Daisies 1966 yapımı olan film adeta günümüz kadınlarının en büyük sorunu olan, kadının toplumdaki varlığı, kadının toplumdaki yeri, toplumda kadın temsili, toplumun kadına bakışı, varoluş, yaradılış gibi konulara değinmektedir.

Adeta bir feminist manifesto niteliğinde olan film, 74 dakika gibi az bir süre ile aslolanın nicelik değil nitelik olduğunu bize göstermektedir. Her dakikasını dolu dolu geçiren, her sahnesinde bize bir şeyler anlatmak isteyen film, sahne, dekor, diyalog, kostüm, mekân seçimlerinin hikâyeye hizmet noktasında nokta atışı olmasıyla gerçek bir manifestoya dönüşmüştür.

vera chytilova daisies

Vera Chytilova – Daisies

Bugün, 2000’li yıllarda ihtiyacımız olan “Feminist Manifestoyu” Vera Chytilova 1966 yılında kaleme almamış, kamerasına kaydetmiştir.

Yönetmenin açılış sahnesi olarak kullandığı makine çarkları, var olan kurulu düzeni temsil mahiyetinde dönemin sanayileşme konuşunda hız kazanmasıyla beraber, Avrupa ve Avrupa insanının mekanikleşmiş dünyasına bizi hazırlar. Bunun arkasından gelen sahnede ise ana karakterlerimizi ilk kez görürüz. Maria I ve Maria II. Her hareketlerinde mekanik sesler çıkartan, adeta bir robotmuş gibi hareket eden karakterler tek tip isimlendirme ile de filmde işlenecek konunun sadece karakterlerimizin değil tüm kadınların da sorunu olduğunu kulağımıza fısıldamaktan geri durmaz. Aralarında geçen ilk konuşma da bekaret üzerinedir.

Kapitalist düzen çarkları tarafından baskı altına alınmış, mekanikleşmiş, tek tipleştirilmiş hayatımızın kısa bir özetini yaparak, düzenin kadın üzerinde ilk takıntı haline getirdiği şeyin ‘bekaret’ olduğunu da bize göstermektedir.

Bunun yanında film boyunca ara ara gördüğümüz renk değişimleri de kadınların yaşamının hayatın tüm tonlarında benzer olduğunu, renk ne olursa olsun modern dönemlerde kadın olmanın mekanikleştirildiğini de ayrıca vurgulamaktadır. Statü, eğitim durumu, maddi durumu, yaşı, yaşadığı ülke fark etmeksizin sorunun bütün kadınların sorunu olduğu vurgusudur.

Filmin en güzel sahnesi olan tren yolculuklarından konuşmak bile istemiyorum çünkü o sahnelerin güzelliği kendi içlerinde gizli kalmalı.

Filmin bence en önemli sahnelerinden birisi de barda geçen loca sahnedir. Barda kendi eğlence anlayışlarına göre eğlenip vakit geçiren insanları rahatsız eden karakterlerimiz, biz tek tipleşmenin kötülüğünün farkına varan kadınlar, biz sizin istediğiniz gibi olmayan kadınlar, sizi biraz rahatsız edeceğiz çünkü biz varız, buradayız, var olacağız demektedir.

Son olarak filmdeki yatak sahnesine de değinmek istiyorum çünkü filmin asıl sivri yeri bence burası. Çünkü bu sahnede erkin, gücün temsili olan fallik figürler makasla kesilerek parçalanmakta, yenmekte, tarumar edilmektedir. Yönetmen bizim sorunumuz erktir, baskıdır, iktidar-sızlıktır, erkek egemen düzendir, gelenektir, otoritedir, baskıdır diye adeta bağırmaktadır. Film boyunca baş tacı edilen yonik figür olarak kullanılan ‘taç’, erkin simgesi olan fallik figürlere karşı gelmekte ve onları yok etmeye çalışmaktadır. Ki bu yok etme çabası erkekleri yok etmek anlamına da gelmez yanlış anlaşılmasın. Bu fallik figürler, ortaya çıkış amacında olduğu gibi gücü temsil etmektedir ve kurulan erkek kapitalist düzen çarklarına karşı bir duruştur. Fallik ve yonik figürlerin film boyunca muhteşem kullanımı, bizim anlatılmak istenenden ziyade çağrışım yoluyla da çok şeyin farkına varmamızı sağlamaktadır.

Daha 1966 yılından bize bu denli çok şey fısıldayan ve daha fazlasını içinde barındıran bu Çek filmini izlemeyi herkese tavsiye ediyor ve filmden öğrenmemiz gereken çok şey olduğunun da altını çizmek istiyorum.

Muhteşem bir oyunculuk sergileyen Ivana Karbanová ve Jitka Cerhová’yı izlemeye sizi davet ediyorum. Yönetmenlik konusunda zannımca oldukça titiz davranan Vera Chytilová belli ki filmin her sahnesi üzerine ince ince çalışmış ve bence feminist sinema adına adeta ortaya bir başyapıt çıkartmıştır. Sinematografik başarısını Jaroslav Kučera’ya borçlu olan filmin, göz ardı edilmemesi gereken diğer bir noktası da Ester Krumbachová’nın etkileyici kostüm tasarımıdır.

Yazarımızın bir önceki ” Bir peruk ne kadar hüzünlü olabilir?” yazısını okumak için tıklayınız.