Bir Tony Gatlif filmi; Exils

Şimdiye dek bir çok manifesto yazıldı. Şimdiye dek bir çok manifesto okuduk, dinledik, duyduk. Şimdi bir manifesto izleme zamanıdır. Tony Gatlif  ‘in 2004 yapımı Türkçeye “Sürgündekiler” olarak çevrilen “Exils” isimli filminden bahsediyorum.

2004 Cannes Film Festivali En İyi Yönetmen ödülünü almış bir Fransız yapımıdır. Türkiye de ilk kez 24. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen film kıyıda köşede kalmasının yanı sıra oldukça güzel bir seyir keyfi sunuyor. Başrollerini Romanin Duris(Zano) ve Lubna Azabal(Naima)’in paylaştığı film, müzikleri, oyunculukları ve sizi içine alan muhteşem atmosferiyle kendinizi oturduğunuz yerden Fransa ve Cezayir arasında muhteşem bir yolculuğun içinde bulmanızı sağlıyor.

Tony Gatlif

Çingeneler hakkındaki filmlerin lafı açıldığı zaman Emir Kusturica ile adı geçen sayılı yönetmenlerden olan Tony Gatlif, zannımca bu filminde “çığlık çığlığa” manifestosunu sunmuştur. “Manifeste” isimli şarkı ile güzel bir başlangıç yaptığımız film bize “konuşmamız gereken şeyler olduğunu söylüyor. Konuşmamız gereken, demokrasi olmadan yaşanmış şeyler olduğunu”. Manifeste “Sonsuza kadar sürebilecek bir nöbetin şarkısı”. Sonsuza dek sürmesi gereken bir nöbetin şarkısı aynı zamanda.

Senaryosu da Tony Gatlif’e ait olan filmin müziklerini de Tony Gatlif diğer filmlerinde de olduğu gibi kendi yapmıştır ancak Delphine Mantoulet’in katkısını da göz önüne almamak büyük saygısızlık olur. Görüntü yönetmenliğini Céline Bozon  üstlendiği filmin baş yapımcısı olarak da karşımıza Matilde Rubio, Tony Gatlif ile birlikte çıkar.

 Cezayir’e gitmek ister misiniz?

Neden Cezayir’e gidesiniz ki? Allahın dahi unuttuğu bir yere. Tony Gatlif bu filmde Cezayir’e gitmek isteyen, birlikte kovuldukları cennetlerine birlikte dönmek isteyen kadın ve erkeğin hikayesini anlatıyor. Oradaki köklerini bulmak, onlarla tanışmak, kimliksiz yaşamlarına son vermek isteyen Zano ve Naima’nın hikayesiyle karşımıza çıkıyor.

Tony Gatlif

“Fransız Cezayirlisi” tek kelime dahi Arapça bilmeyen Naima ve Cezayirli anne babası ülkelerine dönerken yolda ölen Zano “sadece terk edilen, geri dönülmez olan yere” yolculuğa çıkarlar. Toplum düzeninde dışlanmış olan iki kişinin hikayesi bu. Özünü, kimliğini, kendini arayan asla bir yere ait olamayan, her ülkede karşımıza çıkabilecek olan, göçmen çocuklarının, göçmen olmak zorunda bırakılmış ailelerin çocuklarının hikayesi.

“Konuşmamız lazım. Hemen.” Çünkü özgürlükten bahsetmek önemlidir. Çünkü var olmayanları sorgulamak önemlidir.

Biletsiz, plansız çıkılan bu yolculukta Zano ve Naima öncelikle özlerini keşfetmezler, önce birbirlerini tanırlar, birbirlerinin bedenlerindeki izleri, yaraları, hatıraları. Kimliğini keşfetmeye çıktıkları bu yolda önce nerede olduğunu, neden orada olduğunu ve kiminle orada olduğunu bilmek önemlidir.

Tony Gatlif

Yolda Paris’te yada Amsterdam’da okumak için Cezayir’den kaçan iki genç ile karşılaşır, onların o yıkıntılar içindeki hayatlarına misafir olurlar. Genç kız Paris nasıl bir yer diye sorar. Zano cevap verir; “Paris’te her şey var, ama hiçbir şey bedava değil”. Tony Gatlif’in Avrupanın kapitalist yaşam düzeninden duyduğu rahatsızlık işte bu kadar bir diyalog ile, inanılmaz derecede anlamlı bir şekilde açığa çıkar. Naima da ilk Arapça kelimeleri işte bu gençlerden öğrenir. Biz, Cezayir’e gideceğiz ve biz başkente yürüyoruzdur. Naima ilk kez kimliğine, kendinden olan birine bu denli yaklaşmıştır.

Bu gençlerden ayrılmalarıyla sırasıyla çingeneler ve felemenk kültürüyle tanışırlar ardından meyve bahçesinde çalışırlar. Bu yolculuk onlar için, yolculuktan ziyade artık yavaş yavaş yaşam tarzına dönüşmüştür. Film bu dakikadan sonra bizim için, her zaman yolda olanların hikayesidir. Yolda olmayı yaşam tarzı haline getirmiş ötekilerin hikayesidir.

Herkesin kaçmak istediği topraklara zor da olsa varan Zano ve Naima yolda karşılaştıkları gençlerin ailesine giderler ilk olarak, çünkü yolda olanlardan haber getirmek her aileyi mutlu eder.

Tony Gatlif

Geldikleri Cezayir’de yemek kültüründen kıyafete, günlük yaşama, insan ilişkilerine kadar bir çok farklılıkla karşılaşan Zano ve Naima bazen çok eğlenceli, bazen sınırları zorlayacak kadar sinir bozucu zamanlar geçirirler. İşte filmin tam burasında akıllara Gülten Akın’ın “Başka Yaşama” şiirinin “Ağaçtan maviden denizden uçar/ Kendinden uçamaz kuş” dizelerinin gelmesi işten bile değildir.

Filmin sonlara doğru yaklaşık beş dakika süren muhteşem bir müziğe sahip ayin benzeri bir tek plandan sonra çekeceğiniz kocaman bir OH! ile birlikte filmin asıl yükünden kurtulmayacaksınız. İşte o kocaman iç çekişten sonra filmin asıl yükü omuzlarınıza yüklenecek.

Çok uzun zaman ailelerinden habersiz yalnız kalan, parklarındaki yasemin kokusunu unutan hatta ailelerinden miras kalan dili dahi unutan, tek inancı müzik olan Zano ve Naima, Zano’nun büyükbabasının mezarı başındadırlar. Naima bir portakal soyar ve yarısını Zano’ya verir. Ardından mezar taşına takılı kulaklık olduğu yerde kalır. Geçmişten kalan sırrı mı paylaşırlar, kimliklerini mi bulurlar, geçmişlerini mi, birbirlerini mi ona siz karar vereceksiniz.

Ama şunu vurgulamakta fayda var: Konuşmamız lazım, sorgulamamız lazım. Hemen. Demokrasi hakkında, özgürlük hakkında, hep hatalı olanlar hakkında.