Vişnenin Cinsiyeti; ananasın hikayesi

Vişnenin Cinsiyeti aslında bir ananas hikayesi. Fantastik öğeler içerse de aslında gerçeğin ta kendisi. Romanın girizgâhı ise her bir sayfanın özeti.

‘’Bir Kızılderili kabilesi olan Hopi’lerin bizimki kadar incelikli bir dili var,ama geçmiş  zaman,  şimdiki  zaman,  gelecek  zaman  ayrımları  yok.  “Zaman” konusunda  ne  anlatıyor  bu  bize? 

 Madde,  en  katı,  en  yakından  tanıdığınız, elinizde  tuttuğunuz  ve  vücudunuzu  oluşturan  madde  çoğunlukla  boş uzamdır, bunu  artık  biliyoruz.  Boş  uzam  ve  ışık  noktaları.  “Dünyanın  gerçekliği” konusunda ne anlatıyor bu bize? ‘’

Roman girişiyle dahi bizi sarsacak kadar derinlemesine analizlere tanık olacağımızı anlatarak başlıyor.  Kitaba sadece fantastik olarak yaklaşmak büyük bir hata olacaktır. Zira kitap, felsefeden fiziğe kadar birçok konuyu,  yazarın kendi tarzıyla bize aktarıyor.

17.yüzyıl İngiltere’sine götürse de kitap bizi, aslında zamanın ve yerin dışında bir yerde olduğumuzu hissettiriyor yer yer. Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde Jordan ve Köpekli Kadın dönüşümlü olarak anlatıcı rolüne bürünüyorlar.

‘’Koca bir fili gökyüzüne salıvermek bir kadının omuzlarına olmadı sorumluluklar yükler.’’

Köpek dövüşü yaptırdığı için toplum tarafından adı konmuş, Köpekli Kadın’a. ‘ Adım vardı ama unutmuşum.’ diyerek, bir yandan önemsizliğini bir yandan ona verileni kabullenişini söylüyor bize. Çirkin ve iri yarı olduğunu da yine ondan öğreniyoruz. Sevgi ya da en doğru tanımıyla sevgisizlik de ondan aldıklarımız arasına giriyor, kitap boyunca.

vişnenin cinsiyeti

‘’… Ben ki evimin kapısından çıkarken yan dönmek zorundayımdır, gecenin içinde kilise korosunda şarkı söyleyen sıskacık biri kadar kolay eriyebilirim. Şarkı söylemeyi severim ama kilisede değil. Papazın dediğine göre iğrenç taş maskeler kilisenin dış duvarlarında kalmalıymış, içeri girip koroda yer bulmaya kalkmamalıymış. Ben de etlerimin oluşturduğu dağın içinde söylüyorum şarkımı. Sesim ırmak kıyısındaki sazlardan ince, sesimde domuz yağlarının ağırlığı yok. Şarkımı söylediğimde köpekler pısıp otururlar, geceleyin geçen insanlar dırdırlarını mutsuzluklarını unutup eski günlerini, mutlu oldukları zamanları düşünürler. Çünkü benim şarkım eski günleri, mutlu olduğum zamanları anlatır – hepsini kafamdan uydurduğumu, hiç bulunmadığım yerleri söylediğimi bilirim oysa. Bir yerin haritada olmaması ne farkeder ben orayı tarif edebildiğim sürece?’’

Bu sevmek konusu kafamı kurcalıyor çünkü vaize bakarsanız bizi ancak Tanrı gerçekten sevebilirmiş, gerisi şehvet ve bencillikmiş.

‘’Hangi kayadan yontulduğunu, hangi çukurdan çekilip çıkarıldığını hatırla.’’

Jordan’ı Thames Nehri kenarında bulana kadar yapayalnız bir kadındır, Köpekli Kadın. Bütün değeri ve sevgiyi Jordan’a verir.

Jordan kitabın ananasıdır, aslında. Aşkı, cinselliği, zaman ve uzamı, felsefeyi Jordan’dan ve onun yolculukları esnasındaki yaşadıklarına bizleri tanık ettiriyor kitap.

vişnenin cinsiyeti

’’… Bu kentte oturan insanların ayakları yere değmez. Evler dipsiz kuyular üzerindedir, eşyalar iplerden sarkar. Burada herkesin bildiği yerçekimi yasalarına meydan okunur. Buranın sakinleri “yukarı doğru hareket ederler, tavanları yüceltip yer döşemelerini inkâr ederler, bu nedenle evleri hiçbir zaman son bulmaz, odadan odaya vinçler ya da gergin ipler aracılığıyla gider gelirler, gidip gelirlerken de birbirleriyle bağırarak konuşurlar”

Jordan’ın ziyaret ettiği kentler gerçek olmayan, klasik fizik yasalarına uymayan, fantastik uzamlardır. Uzam-zaman süreminde, devamlı değişen ve akıcı çok katlı bir evrende gerçek ve gerçek olmayan dünyalar birlikte var olurlar.

Kitabı okuyucunun hayal gücü meydana getiriyor esasen.

Kitabın ikinci bölümünde, 1661  yılından  1666  yılındaki  büyük  Londra  yangınına  değin  devam  eden ikinci  bölümde Köpekli Kadın ve Jordan’ın dönüşümlü anlatımlarının yanı sıra Köpekli Kadın ile  Jordan’ın  20.  yüzyıl  versiyonları  olan  isimsiz  çevreci  ile  donanmadan Nicolas  Jordan’ın  anlatıcı  karakter  olarak  anlatıya  girdikleri bölümdür.

Çevreci Kadın, Köpekli Kadın’ı andıracak şekilde, kendisinin çok iri yarı, kaba saba, dev gibi biri olduğunu düşünür: “Şişmandım, çünkü benden iri olan her şeyden iri olmak istiyordum. Üstümde güç oluşturan her şeyden daha iri olmalıydım” Daha sonra fiziksel olarak kilolarından kurtulsa da psikolojik olarak hâlâ çok iridir. Kendisini tanımlarken sanki Köpekli Kadın’ı anlatır: “İkinci bir benliğim vardı: Dev boyutlu, çok güçlü, kendisininkinden başka ahlâk tanımayan, pek az şeye ya da kişiye bağlılık duyan, ama bu bağlılığa korkunç sıkı sarılan bir kadın.”

Zaman ve uzam içinde başka dünyalar var mı bilmiyorum. Belki tek dünya bu, gerisi bizim zengin imgelemimiz. Her ikisi de olabilir, önemli olan bu değil. Her iki olasılığı da korumak zorundayız. Birbirlerine karşılıklı bağımlı gibi görünüyorlar.

On iki prensesin dahil olduğu bölüm ise üçüncü bölümdür. Bu bölüm Jordan’ın prenseslerden birini aramaya başlamasıyla oluşur. Fakat aradığı o mu, orası kesin değil.

“Adını bile bilmediğim bir dansçının peşinde miydim, yoksa kendi kendimin dans eden kişisini mi arıyordum?’’

“Başından beri kendim vardım ve kaybettiğim de buydu” der, “Ben Tanrı’yı değil, kendimi arıyorum ki bu çok daha karmaşık.”

On iki prensesin olduğu bölüm fantastik öğelerin dışında feminist öğelerin de en çok yer aldığı bölümdür.

”Bir vakitler, çok eskiden ben de özgürdüm, uçmuştum. Sonra zarif bir şekilde yere ayak basmış, bir ev dolusu eşyanın ortasında kalmıştım.’’

12 prenses 11’i kocalarını ya öldürmüş ya da onlardan ayrılmış. Biri ise lezbiyen bir ilişki yaşayan prenseslerin, ilişkileri hakkında söyledikleri günümüzün kadınlarının aslında çözülmeyen sorunlarıdır belki de.

vişnenin cinsiyeti

“Özyaşamımın görünmez mürekkeple yazıldığını keşfettim, olgular arasında sıkışmış, bensiz uçmakta olduğunu… Tıpkı her gece pencereden fırlayıp dansa giden, her sabah eve giysileri yırtılmış, ayakkabıları aşınmış olarak dönen ve hiçbir şey hatırlamayan On İki Prenses gibi.’’ Kimi kocası tarafından aldatılmış, kimi çok sevdiği lezbiyen eşinin ölümüyle sarsılmış bu on iki prensesin yaşamlarının ulaştığı nokta  ise içlerinden birinin ağzından dobraca dile getiriliyor: “On bir tane erkek kardeşi vardı, hepimiz kardeşlerden birine gelin gittik. Öyküye göre o gün bu gündür mutlu yaşıyoruz. Doğrudur. Ama kocalarımızla birlikte değil.’

“Gün be gün yok olduğumu hissediyordum. Kocam için artık gerçek bir insan değil, çevresindeki nesnelerden birisiydim. Yenilenmesi gereken çittim ben. Aynaya baktığımda canlılığımı yitirdiğimi, artık heyecan verici olmadığımı görüyordum.”

Kitabın sonunda ise Vişnenin Cinsiyeti’ni görüyorsunuz.

Vişnenin Cinsiyeti her okuyanın aynı fikirde olduğu bir kitap değil. Zaten ne demişti kitapta yazar, ‘’herkes aynı fikirde olunca hayatın keyfi kaçıyor.’’

‘’Bir gecede 200.000 yıl geçebilir, zaman yalnızca kafamızda ilerleyecek.’’

Zamansız ve uzamsız  anlara gidip hayatın her rengini görmek isteyenler için Vişnenin Cinsiyeti,  birçok şey.

Okuyanlar ya da okuyacak olanlar siz kitabın hangi meyvesisiniz?

 

Kaynak:

Jeanette Winterson: Vişnenin Cinsiyeti
‘Bir Postmodern Gerçeklik Yitimi Anlatısı’,Mukadder ERKAN