Garip Arkadaş

Garip olanların öyküsü…

Soğuk bir gece sonunda bitmişti. Sıcacık yatağından kalktı. Kardeşiyle beraber yattığı bu yatak eski bir divandı aslında. Salonda beraber uyurlardı. Soba gürül gürül yanmaktaydı. Sobanın üzerindeki çay suyu da fokur fokur kaynıyor, buharları tavanla güzel bir ilişki kuruyordu. Sobada kaynayan suyla demlenmiş tavşankanı çayını yine sobada pişmiş peynirli kömbesiyle katık edip okul yoluna koyuldu.

Evleri, kasabanın en güney taraflarında, karşı köylerin pancar tarlalarına yakın, bir çıkmaz sokakta bulunuyordu. Kutu gibi, beyaz badanalı bir evdi bu ev. Duvarları kerpiçtendi, duvarın önünde erik ağaçları ve üzüm asmaları vardı. Vıcık vıcık çamurlu sokakta yürürken, bacalarından kömür, odun, tezek isleri çıkan müstakil evlere şöyle bir baktı, sokağın etrafına rastgele dağılmış ama şirin evlerdi hepsi de. Okula gitmek için bu gibi bir sürü evi ve arsayı geçmesi gerekiyordu Enver’in. Çarşıyı da geçince kırmızı badanalı, kasabanın tek ortaokuluna varmış sayılırdı.

Sınıfta kara tahtanın ve simsiyah kıyafetli hocanın önünde, o eskimiş sıralarda yine siyahlar içinde kırk kadar çocuk vardı. Sıkıcı bir matematik dersi nihayet biterken çınlayan zil bütün çocuklar için bir azat bir kurtuluş olmuştu. Zille birlikte hepsi hurra bahçeye akın etmişti çoktan. Çocukların bu sıkıcı ders aralarında tek eğlenceleri oynadıkları güzel oyunlardı elbette. Neler yoktu ki bu oyunlar arasında; köşe kapmaca, çelik çomak, beştaş, mendil ve daha niceleri…

Enver’in Garip Arkadaşı…

Son zamanlarda en tuttukları oyun mendildi. Yine bu oyunu oynamak için, vakitleri de az olduğundan çok hızlı bir şekilde vaziyet aldılar. Hemen nizami bir yuvarlak oluşturuldu. Enver de çemberin oradaydı tabi. Ancak, oyun başlamasına rağmen o dalmış bir halde karşıya bakıyordu, bahçe duvarının oraya adeta kilitlenmişti. Arif bahçe duvarının orada uzaktan oynayan çocukları izliyordu çünkü. Çok nadir dışarı çıkan bu çocuğu bahçede görmek ilginçti. Üstelik onu Enver’in görmesi, Enver için büyük şanstı. Arif kazıtılmış saçları, buruşuk ceketi ve yamalı pantolonuyla, orada, karşısında bahçe duvarında duruyordu. Enver zaten kaç zamandır onu da oyunlara çağırmanın yolunu arıyordu.

garip

Arif, sınıfta en arkada yalnız oturan, öğretmen soru sormadıkça kat’iyen derse katılmayan, kimseyle arkadaşlık kurmayan dahası kimseyle konuşmayan kendi halinde takılan bir çocuktu. Zil çalıp herkes dışarı çıkınca ya sırasından kalkmadan teneffüs boyunca put gibi oturur ya da çok çok nadir dışarı çıktığı vakitlerde ise, bütün çocuklardan uzakta bir köşeye çekilirdi. Onda sanki uzlete çekilmiş bir bilgenin yalnızlığı vardı. Bu durum sanki diğer çocukların pek de umurunda değil gibiydi. Çocuklar, onu, oyunlarına daha önce hiç çağırmamışlardı da. Ya onun zaten gelmeyeceğini düşündüklerinden ya da ona bu teklifi yapmayı akıllarına getiremediklerinden, yoksa kimsenin ona bir garezi, bir sevmemezliği yoktu elbette.

Zaten Arif’le iletişim kurmak da pek güçtü, kelimeler ağzından zar zor çıkardı. Enver onun bu haline üzülüyor bilhassa ona acıyordu. Son günlerde, evden okula gelirken, uzun süren yol boyunca onu düşünüyordu. Onunla kaç defa konuşmaya çalıştıysa da Arif hiç oralı olmamış, ya hiç konuşmamış ya da onu geçiştirmişti. Şimdi ise eline fırsat geçmişti ve bunu biran önce değerlendirmek istiyordu. Önce uzaktan ona el işareti etmeye başladı, bir yandan da ‘gel, gel’ diye bağırıyordu. Arif bu duruma çok şaşırdı, önce sağına soluna bakındı, sonra çağrılanın kendisi olduğunu anlamasına rağmen yine de ’ben mi?’ diye eliyle kendini gösterdi.

Çocuklar oyuna çoktan başlamıştı. Gülüşmeler, bağrışmalar tüm okulu inletiyordu. Enver ona tekrar; ’sen ya, hadi gelsene ’diye sesleniyordu uzaktan. Arif, Enver’in ısrarına rağmen yerinden kıpırdamayınca Enver çocuksu bir babacanlıkla onun yanına gitti, kolundan kavrayıp onu götürmeye başladı ve omuzlarından bastırıp çemberde bir yere yerleştirdi. Arif neye uğradığını şaşırdı.

Enver ise biran önce bilerek ebe olup mendili kasten onun arkasına atarak onu da oyuna katmanın planını kuruyordu aklında ama birden çalan zil umutlarını söndürdü. İsrafil’ borusu değildi belki ama yine de Enver’in bütün planını bitirmişti bu zil.

Bir sonraki teneffüs olunca aynı ritüel devam etti. Bütün çocuklar çalan zille birlikte koşturmaya başladı. Enver bekledi, sınıfta Arif’le yalnız kalmışlardı. Arif gözlerini Enver’den kaçırıyordu. Enver, onun yanına gelip, gözlerine baktı, sonra ‘hadi inelim biz de’ dedi, Arif yine susmayı tercih etmişti ,Enver yineleyince gene hiçbir şey demedi ama bu sefer sırasından kalktı, beraber bahçeye çıktılar, direk oyun oynayan çocuklar kervanına katılıp çemberde bir yere yan yana oturdular.

garip

Garip insanlar, garip hayatlar ve garip evler…

Enver bu sefer ebe olma fırsatını çabuk yakaladı, mendili de bilerek onun arkasına attı, ilk başta oyunu bilmediği için bir şey anlamayıp etrafına aval aval bakan Arif, çocukların hep birden: ’hadisene be’ , ‘ebeyi kovala ebeyi’ serzenişleriyle birden Enver’i kovalamaya başladı. Birkaç dakika içerisinde yakalayınca da, o da diğer çocuklar gibi sevinmeye, zevk almaya hatta tatlı bir hırsa bile kapılmıştı.

Zaten oyun her zaman ve her mekanda çocuk için değil miydi, ister bir savaşın ortasında olsun, ister en refah içindeki disiplinli bir memlekette olsun, oyun gördü mü duramazdı ki çocuk. Hatta, yetişkinlerin, bu savaş, siyaset, spor, sanat ve diğer bazı bilmem ne kavramları da oyunların bir uzantısı değil miydi?

Arif de, kanın lezzetini alan bir aç kurt gibi oyunun zevkini almıştı sonuçta. Yılların oyun açlığı vardı belki de onda. Bir sonraki teneffüste artık oyuna, çocuklara iyiden iyiye alışmıştı zaten. Sanki çocuk ruhunu yıllarca yüreğinde bir kafese kilitlemişti de şimdi o kafesin kapısını açmış gibiydi. Enver onun bu halinden çok memnundu, iki çocuk en çok birlerini kovalamış, birbirleriyle oynamıştı. Sanki bir anda kırk yıllık ahbap olmuşlardı. Arif sınıfın hiç konuşmayan çocuğu, Enver’in de etkisiyle çok hızlı bir dönüşüm geçirmişti. Diğer çocuklar da bu duruma çok şaşırmıştı.

O gün, okul çıkışı hemen gitmediler, gidemediler, oynamaya dışarda da devam ettiler. Sokak sokak, dağ, bayır gezdiler, dolaştılar. Artık yavaş yavaş hava kararınca acıktıklarını hissettiler, ikisinin de cebinde metelik olmadığından Arif Enver’e evlerinin yakın olduğunu söyleyip, bir şeyler yemek için onu evine davet etti. Enver önce bir düşündü ama karnı çok acıktığından, evi de uzak olduğundan bu teklifi kabul etti.

Arifgil tepedeki, genelde düğünlerde müzisyenlik yapan esmer tenli insanların oturduğu mahallede oturuyordu. Yokuşu yavaş yavaş çıkmaya koyuldular. Tepedeki mahalle kasabanın geri kalanından biraz farklıydı. Kasabada genellikle evler, bahçeli, güzel müstakil evlerken, buradaki evler gecekondu gibiydi. Sokaklarda çöpler taşmış, eşyaların bir kısmı dışarıda durur vaziyetteydi.

Çocuklar köpeklere, kedilere , atlara karışmış ,kadınlar ise kıyıda köşede sohbet ediyorlardı. Enver sokaktan çekine çekine Arif’in peşi sıra yürürken bütün gözleri üstünde gibi hissediyordu. Biraz ilerde kır saçlı, göbekli ,esmer bir adam ,eskimiş kemanını gıcırdatıyordu. Burada renkler daha soluk, ışıklar daha loş, sokağın çamuru daha bi vıcık vıcıktı.

İnsanlar da mahalleyle bütünleşmiş, yüzleri kirli ve kırış kırış, gözleri ise nemli ve keder doluydu. Enver Arif’in arkasından giderken çok gergin çok endişeli gibi duruyordu, tarif edilmesi zor garip duygular içerisindeydi. Yavaş yavaş sokağın sonuna yaklaştılar, karşılarına derme çatma bir ev çıktı, bu ev diğer evlerden biraz uzakta tek başına duruyordu. Hatta buna bir ev bile denilmezdi bu olsa olsa bir barakaydı. Sıvası olmayan, tek pencereli, çatısı düz ve tenekelerden yapılmış bir evdi. Çatının üstüne konan taşlar muhtemelen çatı uçmasın diye konmuştu. Enver bu evi görünce kendi evlerinin bu evin yanında köşk gibi olduğunu düşündü. Yalnız, kaderine terk edilmiş, emanet gibi duran bir kulübeydi bu.

Arif’in sesi duyulmuş olacak ki birazdan kapı açıldı. İçeriden zayıf ve kısa boylu, esmer, yemenisinden beyaz saçları fırlamış, tek gözü lekeli, yirmili yaşlarda olsa dahi kırklarında gibi duran çökmüş bir kadın çıktı, arkasında da eteğine yapışmış iki üç yaşlarında ayakları çıplak bir kız çocuğu göründü. Kadın, Arif’e önce kızacak gibi yaklaşsa da Enver’i görünce içini çekip onları içeri aldı. Arif annesine çok acıktıklarını söyleyince kadın hemen arka tarafa geçti. Burası tek odalı bir evdi, arka tarafta lavabo ve birtakım kap kacak olduğundan mutfak gibi kullanıldığı aşikârdı. Kadın orada on on beş   dakikada bir şeyler pişirdi. Hemen yere bir sofra serip üç kaşık atıp ,simsiyah is içindeki tencereyi çocukların önüne koydu.

Arif’le kardeşinin iştahla, Enver’in ise çekinerek yavaş yavaş yediği bu yemek, buğday, şeker, yağ ve sudan oluşmuş bir lapaydı. Enver yemeği yedikten sonra apar topar evden çıkıp evin yoluna koyuldu, artık hava iyice kararmış ,yuvarlak ay ve yıldızlar gökyüzünü okyanusa çevirmişti. Bu gökyüzünün altında yol uzun olduğundan Enver’in düşünecek çok zamanı vardı.

Yol boyu düşündü, eve geç gittiği için annesinin köteği değildi elbette düşündüğü. O bundan ziyade  Arif’i, onun evini, ailesini, mahallesini düşündü, onunla birden gelişen arkadaşlığını düşündü, düşünmeye devam etti evine varana kadar . Aynı gökyüzünün altında birbirinden garip hayatları, birbirinden garip insanları ve evleri düşündü…